İnsan, dünyaya geldiği gün yaşamaya başlar; ne var ki hayatın ne anlama geldiğini kavraması, doğumuyla aynı zamana denk gelmez. Yıllar geçer, mevsimler değişir, insan büyür, öğrenir, sorumluluklar üstlenir. Başkalarının beklentileriyle kendi arzuları arasında bir denge kurmaya çalışırken bir gün kalabalıkların sesinden sıyrılıp kendi içine döner. İşte o gün, yıllardır cevabını ertelediği bir soruyla karşılaşır: Ben, bütün bu hayatın içinde kendim için ne yaptım?
Bu soru, ömrün belli bir döneminde kapıyı çalan bir pişmanlıktan ibaret değildir; aksine, insanın kendi varlığını yeniden anlamlandırma arayışıdır. Kimi bu soruyla yirmili yaşlarında yüzleşir, kimi kırkından sonra, kimi de hayatın sunduğu imkânları yeniden değerlendirmeye başladığı ileri yaşlarında… Zira her insanın iç dünyasında kendine mahsus bir takvim vardır. Takvim yaprakları aynı hızla düşse de insanın kendini bulma vakti herkes için farklıdır.
Ne var ki toplum olarak yaşa, başarıya ve hayata dair öyle kalıplar geliştirmişiz ki insanın kendi yolunu çizmesine bile bir açıklama getirmesini bekliyoruz. Kırkından sonra dans etmeye başlayan birine orta yaş krizi yakıştırılıyor; yeni bir eğitim alan, resim yapan, sporla ilgilenen, seyahate çıkan ya da yıllardır içinde taşıdığı bir mesleğin peşinden yürüyen kişi, geçmişte yaşayamadıklarının acısını çıkarıyor diye yorumlanıyor. Sanki öğrenme, üretme, keşfetme ve kendini geliştirme hakkının bir son kullanma tarihi varmış gibi…
Oysa insanın ruhu, nüfus cüzdanındaki tarihe göre yaşlanmaz. İçimizde öğrenmeye hevesli bir çocuk, anlam arayan bir yolcu, henüz keşfedilmemiş yetenekler, dile gelmeyi bekleyen hayaller taşırız. Üstelik bunların ortaya çıkması için belirlenmiş bir vakit de yoktur.
İnsan, kendini tanımaya başladığı yaşta yeniden doğar.
Gençlik yıllarına baktığımızda önümüzde uzanan hayatın bir hazırlık süreci gibi algılandığını görürüz. İyi bir eğitim almak, meslek sahibi olmak, ekonomik bağımsızlığımızı kazanmak, aile kurmak, çevremiz tarafından kabul görmek, geleceğimizi güvence altına almak isteriz. Özellikle günümüzün ekonomik şartları, geçim sıkıntısı, iş bulma kaygısı, toplumsal beklentiler ve başarı baskısı bu arayışın yükünü daha da ağırlaştırır.
Genç insanın zihni, henüz yaşanmamış günlerin hesabıyla doludur. Hangi mesleği seçmeliyim? Nasıl bir gelecek kurmalıyım? İnsanlar benim hakkımda ne düşünüyor? Yeterince başarılı mıyım? Ya yanlış bir karar verirsem? Birbirini izleyen bu soruların arasında kişi, hayatını yaşamaktan ziyade onu kurmaya çalışır.
Elbette eğitim almak, emek vermek, bir meslek edinmek ve geleceği düşünmek gereklidir. Nitekim bunlar insanın kendisine, sevdiklerine karşı sorumluluğunun parçalarıdır. Bununla birlikte, bütün ömrü geleceğin hazırlıklarına ayırıp bugünün güzelliklerini gözden kaçırmak da insanı kendi hayatına yabancılaştırabilir. Yarın daha iyi yaşayabilmek adına bugünü sürekli erteleyen kişi, bir gün dönüp baktığında nice güzel anın elinden sessizce akıp gittiğini fark edebilir. Bu noktada belirtmek isterim ki Peygamber Efendimiz'in “Helekel müsevvifûn”, yani “Sonra yaparım diyen helak oldu.” hadis-i şerifini kendime rehber edindim.
Burada asıl mesele sorumluluklardan uzaklaşmak değil elbette, onları hayatın tamamı hâline getirmemektir. Çalışırken sevmeyi, yetişmeye çalışırken dinlenmeyi, başkalarına yetişirken kendimize de yetişmeyi öğrenmeliyiz. Çünkü hayat, tamamlanacak bir görevler listesinden ibaret değildir. Aynı şekilde başarı da insanın bütün varlığını tek bir ölçüye mahkûm etmemelidir.
Geleceği inşa ederken bugünün içinden geçmeyi unutursak bir gün kurduğumuz hayatın içinde kendimize yer arayabiliriz.
Kırkından sonra başlayan hayat, hangi hayatın devamıdır?
İnsan yaş aldıkça değişir. Gençliğinde önem verdiği meseleler zamanla anlamını yitirirken daha önce fark etmediği ayrıntılar kıymet kazanır. Bir zamanlar başkalarının takdirini kazanmak için harcadığı çabayı ilerleyen yıllarda kendi iç huzurunu korumak için harcamaya başlar. Nitekim eskiden kalabalıkların arasında görünür olmayı önemseyen kişi, artık birkaç samimi dostla yapılan içten bir sohbetin değerini daha iyi anlayabilir.
Bu değişim, geçmişte eksik yaşanmış bir gençliğin telafisi olmak zorunda değildir. Bilakis, insan neyi sevdiğini, hangi alanda yetenekli olduğunu, kendisini hangi uğraşın mutlu ettiğini ancak yılların tecrübesiyle anlayabilir. Yirmili yaşlarında ailesinin ihtiyaçları için çalışan bir kadın, çocuklarını büyütüp sorumluluklarının bir kısmını geride bıraktığında resme yönelmek isteyebilir. Yıllarca geçimini sağlamak için farklı işlerde çalışan bir erkek, ellili yaşlarında ahşap işçiliğine merak salabilir. Bir başkası üniversiteye dönmek, yeni bir dil öğrenmek, bağlama çalmak ya da yıllardır hayalini kurduğu yolculuğa çıkmak isteyebilir.
Görüldüğü üzere bu tercihlerin ardında mutlaka geçmişe duyulan bir özlem bulunmaz. Bazen insan, bugünü daha anlamlı yaşamak istediği için yeni bir yola yönelir. Kendisini tanıdıkça neye mecbur kaldığını, neyi gerçekten istediğini, hangi kabiliyetlerini yeterince değerlendiremediğini daha açık görür. Dolayısıyla yeni bir başlangıç, geçmişin eksiklerini kapatma çabasından çok bugünün imkânlarını fark etmenin sonucu olabilir.
Üstelik yetenek, çocuklukta keşfedilip gençlikte mesleğe dönüştürülen bir cevher olarak karşımıza çıkmaz her zaman. Kimi beceriler deneyimle gelişir, kimi ilgiler insanın karşısına beklenmedik bir zamanda çıkar. Bir işi öğrenmek için gereken sabır, bir sanatı icra etmek için gereken dikkat, bir düşünceyi olgunlaştıran derinlik yılların içinde kazanılabilir. Başka bir ifadeyle insan yalnızca gençken öğrenmez; yaşadıkça da öğrenmenin yeni biçimlerini keşfeder. Zira insan ölene dek öğrenmekle mükelleftir. Ölürken dahi ölümü öğreniyoruz.
Kur'an-ı Kerim'de “İnsan için ancak çalıştığının karşılığı vardır.” buyrulur (Necm, 53/39). Bu ayet, emeğin ve gayretin önemine dikkat çeker. Bir hedefe ulaşmada gösterilen samimi çaba, hedefin hangi yaşta belirlendiğinden bağımsız olarak değerlidir. Öyleyse insanın kendi kabiliyetlerini geliştirmek için attığı adımları sırf geç başladığı düşüncesiyle küçümsemek, emeğin anlamını daraltmak olur.
Öte yandan toplumun en büyük yanılgılarından biri, başarıyı birkaç görünür ölçüye indirgemesidir. İyi bir meslek, yüksek bir gelir, itibarlı bir makam, başkalarının takdirini kazanan bir hayat… Kuşkusuz bunların her biri insanın yaşamında belirli bir yer tutabilir. Bununla beraber insanın bütün değerini bu ölçülerle belirlemek, yaratılışındaki çeşitliliği göz ardı etmektir.
Her insan aynı kabiliyetle, aynı merakla, aynı hayat şartlarıyla dünyaya gelmez. Kimi sayılarla düşünür, kimi kelimelerle; kimi elleriyle harikalar meydana getirir, kimi insanları dinleme ve onların acılarını anlama konusunda güçlüdür. Birinin marifeti sahnede görünür, diğerininki bir çocuğun hayatına dokunurken; bir başkasınınki toprağa ektiği fidanda, yaptığı el işinde, yazdığı şiirde ya da kurduğu güzel bir sofrada kendini gösterir.
Marifet, ortaya alkışlanan bir iş koymak değildir. Bazen insanın en büyük becerisi, zor zamanlarda metanetini koruyabilmesidir. Bir aileyi sevgiyle bir arada tutmak, gençlere yol göstermek, yıllardır ihmal edilen bir yeteneği sabırla geliştirmek de kıymetli maharetlerdir. Dolayısıyla bir kabiliyetin değeri, yalnızca ne kadar görünür olduğuyla ölçülemez.
Bu sebeple insan, kendisini başkalarının hayatıyla kıyaslamak yerine kendi imkânlarını tanımaya çalışmalıdır. Başkasının yürüdüğü yol, bizim için doğru yolun ölçüsü olmayabilir; çünkü herkesin hayat hikâyesi, sorumlulukları ve iç dünyası farklıdır. Bir insanın otuz yaşında ulaştığı noktaya bir başkası elli yaşında varabilir. Bir diğeri ise aynı hedef yerine kendisine daha uygun, bambaşka bir istikamet seçebilir.
Sonuçta asıl mesele kimin daha erken başladığı, kimin daha fazla şey başardığı değildir. Önemli olan, insanın kendi potansiyelini ne ölçüde tanıdığı ve elindeki imkânları nasıl değerlendirdiğidir.
Başkalarının takvimine göre gecikmiş sayılabilirsiniz; kendi hakikatinize göre henüz yolun başında olabilirsiniz.
İnsanların hayallerini gerçekleştirmesini engelleyen şey her zaman imkânsızlıklar değildir. Maddi sıkıntılar, ailevi sorumluluklar, sağlık şartları ve yaşanılan çevrenin sınırlılıkları elbette gerçektir. Bu nedenle herkese aynı kolaylıkta yeni bir başlangıç önermek hakkaniyetli olmaz. Bununla birlikte dışımızdaki engeller kadar içimizde büyüttüğümüz korkular da vardır.
“Bu yaştan sonra öğrenebilir miyim?”, “İnsanlar ne der?”, “Başarısız olursam ne yaparım?”, “Bunca yıldan sonra yeni bir işe başlamanın anlamı var mı?” gibi sorular, insanın daha adım atmadan geri çekilmesine yol açabilir. Dahası, geçmişte alınan olumsuz tepkiler, küçümsenme korkusu ve çevrenin yargıları da bu tereddütleri besler.
Oysa her yeni başlangıcın büyük bir başarıya dönüşmesi gerekmiyor. Bir resim kursuna katılan insanın ressam olması, yürüyüşe başlayan birinin profesyonel sporcuya dönüşmesi, yazmaya heveslenen birinin kitap yayımlaması şart mı? Elbette hayır. İnsan bir uğraşı kendisini tanımak, zihnini dinlendirmek, hayatına yeni bir anlam katmak ya da üretmenin sevincini yaşamak için de seçebilir.
Her kabiliyetin bir mesleğe, her merakın bir kazanca, her hayalin toplumsal bir başarıya dönüşmesini beklersek insanın kendisi için yapabileceği şeyleri ölçüp biçerek daraltmış oluruz. Hâlbuki hayatın sunduğu güzelliklerin bir kısmı, herhangi bir ödül getirmeden de kıymetlidir. Bir uğraşın insana huzur vermesi, merakını canlı tutması, dünyaya başka bir gözle bakmasını sağlaması da başlı başına bir kazanımdır.
Öyleyse kendimize şu soruları yöneltebiliriz: Yıllardır yapmak istediğim hâlde ertelediğim şey nedir? Hangi uğraşla ilgilenirken zamanın nasıl geçtiğini fark etmiyorum? Hangi konuda kendimi geliştirmek istiyorum? İnsanlara göstermek için mi, yoksa kendi içimde bir karşılık bulduğu için mi bu hedefin peşinden gitmek istiyorum?
Bu soruların cevabı, insanın kendisine açtığı yeni bir kapı olabilir. Ardından hayali ulaşılabilir adımlara dönüştürmek gerekir. İmkânlarımızı değerlendirmek, gerekirse eğitim almak, birikim yapmak, destek istemek, küçük de olsa düzenli bir çaba göstermek… Nitekim büyük değişimler her zaman büyük kararlarla başlamaz. Kimi zaman insanın kendisine ayırdığı yarım saat, uzun zamandır kapalı duran bir kapının ilk anahtarı olabilir.
Kendine dönmek, hayattan vazgeçmek değildir. İnsanın kendisini keşfetmesi, çevresindeki insanları unutması veya sorumluluklarından kaçması anlamına da gelmez. Bilakis, iç dünyasını tanıyan kişi başkalarının ihtiyaçlarını da daha sağlıklı değerlendirebilir. Ne istediğini bilen, sınırlarını tanıyan ve kabiliyetlerini geliştiren insan, hayatını daha bilinçli tercihlerle şekillendirebilir.
Burada önemli olan, başkalarının beklentileriyle kendi arzularımız arasında insaflı bir denge kurabilmektir. Bir annenin kendi hayallerine zaman ayırması, çocuklarına duyduğu sevgiyi azaltmaz. Bir babanın yeni bir beceri edinmek istemesi, ailesine karşı sorumluluğunu ortadan kaldırmaz. Emekli olmuş bir insanın yeniden üretmeye başlaması da yıllar boyunca verdiği emeğin değerini gölgelemez. Aksine, hayata yeni bir uğraş katmak hem kişinin kendisine hem çevresine yeni imkânlar sunabilir.
Tasavvuf geleneğinde insanın kendini tanıması, içindeki hakikate yönelmesi ve nefsini terbiye etmesi üzerinde önemle durulur. Bununla birlikte kendini tanımak, her arzunun peşinden sorgusuzca gitmek değildir. Hangi isteğin bizi olgunlaştırdığını, hangisinin gelip geçici bir heves olduğunu ayırt edebilmek de bu yolculuğun parçasıdır.
Kabiliyetlerimizi geliştirmek kadar onları hangi amaçla kullandığımız da önemlidir. Bilgiyi hikmetle, başarıyı tevazuyla, yeteneği faydayla buluşturmak, kişisel gelişimi daha derin bir anlamla tamamlar. Çünkü insanın kendi potansiyelini keşfetmesi, kendisini dünyanın merkezine koyması için değil; varlığını daha bilinçli yaşaması, çevresine de iyilik katabilmesi için kıymetlidir.
Hâsılı, insan kendi iç âlemine kulak verdiği nispette genişler hayat.
Bugün hızın, rekabetin ve görünür olma arzusunun hâkim olduğu bir dünyada yaşıyoruz. İnsanlar yaptıklarını sergilemeye, başarılarını kanıtlamaya, hayatlarını başkalarının ölçüleriyle değerlendirmeye yönlendiriliyor. Böyle bir ortamda kendi iç sesimizi duymak, ne istediğimizi anlamak, başkalarının beklentilerinden bağımsız bir değerlendirme yapabilmek daha da önem kazanıyor.
Bu yüzden kendimize ayırdığımız zamanın bir lüks, yeni bir şey öğrenmenin yaşımıza aykırı, hayal kurmanın belli bir dönemden sonra anlamsız sayıldığı düşüncesinden uzaklaşmalıyız. Elbette her insanın hayatında değişen şartlar, yeni sorumluluklar ve farklı imkânlar vardır. Mühim olan, mevcut şartlarımızı doğru okuyarak yapabileceklerimizi araştırmak, hayatın bize açtığı kapıları fark etmektir.
Şunu da eklemeliyim ki her hayal gerçekleşmeyebilir, her yetenek beklediğimiz ölçüde gelişmeyebilir, her yeni başlangıç bizi arzu ettiğimiz yere ulaştırmayabilir. Buna rağmen insanın kendisini tanımak için gösterdiği gayret boşa gitmez. Öğrenirken kazanılan tecrübe, emek verirken gelişen sabır, insanın kendisine duyduğu güven… Bunların her biri yolculuğun başlı başına kıymetli kazanımlarıdır.
Öyleyse kırkından, ellisinden ya da daha ileri yaşlardan sonra yeni bir şeyler yapmaya başlayan insanlara geçmişin hesabını sormak yerine, onların bugüne taşıdıkları cesareti anlamaya çalışalım. Bir insanın neden şimdi başladığını sorgulamadan önce, yıllardır içinde sakladığı hangi hayale nihayet el uzattığını düşünelim.
Belki de asıl mesele, insanın kaç yaşında olduğu değil, kendi hayatına ne zaman gerçekten katılabildiğidir. Zira ömür, geride bıraktığımız yılların toplamından ibaret değildir; öğrendiklerimiz, sevdiklerimiz, ürettiklerimiz, değiştirebildiklerimiz ve henüz keşfetmediğimiz taraflarımızla anlam kazanır.
İnsan, geçmişini değiştiremez; ancak geçmişinden öğrendikleriyle bugününe yeni bir yön verebilir.
Belki de kendimize yapabileceğimiz en büyük iyilik, yıllardır başkalarına sorduğumuz soruyu bir gün kendi kalbimize yöneltmektir: “Ben gerçekten ne istiyorum? Sahip olduğum ömrü hangi güzelliklerle anlamlandırabilirim?”
Bu sorunun cevabı herkeste farklı olacaktır. Kimi bir kitapta, kimi bir bahçede, kimi yeni bir meslekte, kimi de uzun zamandır ihmal ettiği kendi ruhunda bulacaktır aradığını. Yeter ki insan, başkalarının kendisi adına çizdiği sınırları hayatın değişmez hükmü sanmasın.
Nitekim insanın içinde keşfedilmeyi bekleyen bir dünya vardır; o dünyanın kapısı, kendini tanımaya cesaret ettiği gün açılır.
Kalbî selâm, bâkî muhabbetle...