Platon’un Devlet ve Aristoteles’in Nikomakhos’a Etik adlı eserleri, iyi yaşam üzerine düşüncelerin bugün olduğu gibi antik dönemde de var olduğunu göstermektedir.
Bu doğrultuda devletin, sivil toplum kuruluşlarının ve üniversitelerin insanların yaşam kalitesinin geliştirilmesinde önemli bir yeri olduğunu söyleyebiliriz. Elbette kamu yönetiminin de bu bilinci taşıması şartıyla…
Yaşam kalitesinin elle tutulur, gözle görülür göstergeleri arasında eğitim imkânları, sağlık koşulları, yaşadığımız evin bulunduğu semt, hatta kahve içmeye gittiğimiz yer sayılabilir. Bu koşulların bizde yarattığı mutluluk ve tatmin ise yaşam kalitesinin gözle görülmeyen, öznel tarafını oluşturur.
Murray’ın ihtiyaçlar kuramı ve Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisi, insan ihtiyaçlarını anlamak için temel bir çerçeve sunar. Ancak ihtiyaçlarımızın çeşitlenmesiyle birlikte, yaşam kalitesinden ne anladığımızı da yeniden düşünmek gerekir.
Peki…
Yaşam kalitesine ilişkin temel değerlerimiz sizce nelerden oluşuyor?
Örneğin son model bir Mercedes yerine son model bir Renault’ya binmek, yaşam kalitemizin düzeyini belirler mi?
Temel beklentimiz bir noktadan başka bir noktaya gitmek, yolculuk sırasında müzik dinlemek ve klimayı kullanmaksa her iki araç da bu ihtiyaca cevap verebilir.
Peki, masaj yapan koltuklara sahip bir Mercedes yaşam kalitemizi artırır mı? Artırıyorsa bu artışın bizim için önem derecesi nedir?
Kimine göre yüksek, kimine göre düşük…
Bireysel beklentiler ile toplumsal ihtiyaçlar arasındaki bilinç farkı da işte bu virajda sık sık kaza yapıyor. Kendi konforumuz için önemli bulduğumuz bir ayrıntı, başkasının hayatında temel bir ihtiyacın karşılanmasından daha fazla yer kaplayabiliyor.
Konu, insan davranışlarına ilişkin psikolojik yaklaşımlar çerçevesinde uzun uzun tartışılabilir. Ancak üzerinde durmamız gereken asıl nokta, yaşam değerlerimizin ne ölçüde evrensel olduğudur.
Kendimiz için istediğimiz güvenliği, sağlığı, eğitimi ve huzuru başkaları için de istiyor muyuz? Yaşam kalitesini değerlendirirken yalnızca kendi imkânlarımıza mı bakıyoruz, yoksa içinde yaşadığımız toplumun koşullarını da hesaba katıyor muyuz?
Toplumsal bakış açısına sahip bireyler arttıkça, yaşam kalitesinin toplumun geneline yayılması ve insanlar arasındaki farkların azalması mümkün olacaktır.
Bireysel yaşam kalitesi, kişisel ihtiyaçlarımız ve algılarımızla şekillenir. Toplumsal yaşam kalitesi ise bu bakışı genişletip herkesin temel ihtiyaçlarını ve ortak iyiliği gözetmemizi gerektirir.
Üstelik bir bilge, Ferrari’sini satmadan da toplumsal duyarlılığa sahip olabilir… Çünkü bilge kişi, toplumsal değerlerin ve ortak yaşamın gerektirdiği sorumlulukların farkındadır. Yaşamın gerçek değerinin hangi arabaya bindiğiyle değil, zamanını nasıl değerlendirdiğiyle ölçüldüğünü bilir.
Ülkemizin güzel insanları için de bu duyarlılığı her zaman hayal ediyorum…