Haber Ara

Milyonlarca haber arasında ara

Allah'a en son ne zaman bir şey söylediniz?

Paylaş:
N

On iki bin yıllık taşlardan bugünün dualarına, insanın inanma ihtiyacı ve duanın görünmeyen gücü üzerine

İnsanlık uzaya araç gönderdi, genleri değiştirdi, yapay zekayı geliştirdi. Ancak bir hastane koridorunda, bir mezarın başında ya da gecenin üçünde hala binlerce yıl önceki insanla aynı cümleyi kuruyor: “Ne olur…”

Son yazımı bir dua ile bitirdiğimi fark ettiğimden beri bu köşe yazısını yazıyorum.

İnsan neden dua eder? Bir şeylerin değişmesini istediği için mi, değiştiremediği şeylerle yaşamayı öğrenmek için mi? Yoksa bütün kapıların kapandığını düşündüğünde kendisini duyabilecek bir kapının hala açık olduğuna inanmak için mi?

Bu soruların peşinden giderken insanlığın ilk duasını merak ettim. İnsan ilk kez ne zaman kendisinden büyük bir güce seslendi? Önce inandı da mı dua etti, yoksa dua etme ihtiyacı mı onu inanmaya yöneltti?

Çünkü dua, belki de inanmanın en eski girdilerinden biridir. İnsan, sesini duyabilecek bir varlığın bulunduğuna dair bir ihtimal taşımadan ona seslenebilir mi?

Arkeoloji, insanın kutsallık ve anlam arayışının düşündüğümüzden eski olabileceğini gösteriyor. Şanlıurfa'daki Göbeklitepe, yaklaşık on iki bin yıl önce inşa edilmiş anıtsal yapılarıyla bu arayışın çarpıcı tanıklarından biri. Henüz yazının bulunmadığı bir dönemde insanlar, üzerinde hayvan figürleri ve semboller bulunan devasa taş sütunları büyük bir ortak emekle dikiyordu. Bu yapıların ritüel amaçlarla da kullanıldığı düşünülüyor. Fakat burada hangi sözlerin söylendiğini, hangi inançların yaşandığını kesin olarak bilmiyoruz.

Üstelik izler daha da eskiye uzanıyor. Yaklaşık yüz bin yıl öncesine tarihlenen Qafzeh gömüleri, ölüm karşısında geliştirilen sembolik davranışların geçmişine ilişkin önemli ipuçları sunuyor. Bunlar dua edildiğinin doğrudan kanıtları değil. Yine de insanın ölüm karşısında ne zaman ve nasıl anlam aramaya başladığını sorgulatıyor.

Belki insanlığın ilk duası, hasta çocuğunun başındaki bir annenin fısıltısıydı. Belki sevdiğini toprağa veren birinin ölümün kesinliğine itirazı. Taşlar bize insanların neler inşa ettiğini gösteriyor, ama kalplerinden geçenleri her zaman anlatamıyor.

Burada kolayca düşebileceğimiz bir yanılgı var. Bir yerleşimin, anıtın veya mezarın ritüel niteliği, orada bugünkü anlamıyla dua edildiğini tek başına kanıtlamaz. Yine de yazıdan önce yaşamış insanın ölüm, doğa ve bilinmezlik karşısında semboller ürettiğini görmek, manevi hayatın tarihini yalnızca yazılı metinlerle başlatamayacağımızı hatırlatıyor.

Yazının ortaya çıkışıyla bu sessizlik kısmen bozuluyor. Yaklaşık dört bin beş yüz yıl öncesine uzanan Sümer metinlerinde ilahi varlıklara yönelik övgülerin ve yakarışların yazılı örneklerini buluyoruz. İnsanlar uzun ömür, sağlık, korunma ve bereket istiyordu. Bu metinlerde kendimize şaşırtıcı derecede yakın bir insan görüyoruz.

Hala ölmek istemiyoruz. Hala sevdiklerimizi kaybetmekten korkuyor, yarının bugünden iyi olmasını umuyoruz. Ve hala bazı geceler, bütün bilgimize ve imkanlarımıza rağmen çaresiz kalıyoruz.

Belki de insanlık tarihinin en uzun cümlesi, hiçbir zaman tamamlanamayan o iki kelimedir: “Ne olur…”

Dua, inanmanın başlangıç tohumu olabilir mi?

Çoğu zaman insanın önce inandığını, sonra dua ettiğini düşünürüz. İnanç bir kabul, dua da onun davranışa dönüşmüş hali olarak görülür. Ancak ilişki tersinden de kurulabilir. İnsan, neye inandığını henüz tam olarak tanımlayamadan kendisinden büyük bir güce seslenme ihtiyacı hissedebilir.

Belki de inanmanın en yalın biçimi budur. İnsan henüz kavramlaştırmadığı bir umuda yönelir. O umudun karşılığını alamadığı anlarda bile seslenmenin kendisinde bir anlam bulabilir. Buradaki mesele yalnızca bir dileğin yerine gelmesi değildir. İnsan kendi varlığının ötesinde bir muhatap tasavvur ederek yalnızlık ile anlam arasına bir köprü kurar.

Birine seslenmek, onun varlığına ilişkin bir beklenti taşır. Bir şey istemek, mümkün olabileceğine dair umut içerir. Dua bu bakımdan, insanın kendi sınırlarının ötesinde bir muhatap bulunabileceğini kabul etmesiyle başlar.

Belki insan önce bu ihtimale tutunur, sonra seslenir ve bekler. Bazen de beklerken inancı derinleşir. Elbette bu, insanlığın inanç tarihi için kanıtlanmış bir gelişim sırası değil, felsefi bir düşünme denemesidir.

Dua, inançtan doğabilir. Fakat dua etmek de inancı güçlendirebilir, yeniden kurabilir, hatta sorgulatabilir. İnanmak duayı mümkün kılar, dua ise inanmayı canlı tutabilir.

Bunca ilerlemeye rağmen neden hala dua ediyoruz?

Cebimizdeki telefonla dünyanın bilgisine erişiyor, hastalıkların genetik nedenlerini araştırıyor, evrenin milyarlarca yıl öncesine ait ışığını görüntülüyoruz. Buna rağmen kendi hayatımız üzerindeki hakimiyetimizin ne kadar sınırlı olduğunu biliyoruz.

Teknolojinin bize sunduğu şey çoğu zaman daha fazla imkan ve daha güçlü bir öngörü. Ama öngörü ile güvence aynı şey değil. İnsan geleceği hesaplayabilir, riskleri azaltabilir, hatta kimi felaketleri önleyebilir. Yine de kayıp ihtimalini tümüyle ortadan kaldıramaz. Bu yüzden ilerleme çağında dua etmenin sürmesi başlı başına bir çelişki sayılmamalı.

Bir telefon çalıyor ve hayat değişiyor. Bir tetkik sonucu geliyor ve gelecek yeniden yazılıyor. Bir deprem oluyor, yıllarca kurulan düzen birkaç saniyede dağılıyor. Bir insan gidiyor ve hiçbir teknoloji onun yokluğunu dolduramıyor.

Modern insan, böylesi anlarda binlerce yıl önceki atasıyla belirsizliğin karşısında buluşuyor. Dua, belki de bu belirsizlik içinde konuşabilmenin bir yolu.

Eskiden yağmur için dua eden insan bugün meteoroloji tahminlerine bakıyor. Hastalığın iyileşmesini isteyen insan, modern tıbbın imkanlarından yararlanıyor. Fakat bilimsel açıklamalar insanın bütün manevi sorularını kendiliğinden ortadan kaldırmıyor. Bilim olayların nasıl gerçekleştiğini araştırırken inanç, insanın yaşadıklarına nasıl anlam verdiğiyle de ilgileniyor.

İnsan bazen ne olacağını bilmek ister. Bazen neden yaşadığını. Bazen de yaşadığı şeye nasıl dayanacağını.

Dua, insanın en savunmasız halidir

Gündelik hayatta güçlü, bağımsız ve kararlı görünmeye çalışıyoruz. Yardım istemek bile bazen zayıflık sayılıyor. Oysa dua eden insan çok temel bir gerçeği kabul eder: Her şeye gücüm yetmiyor.

Dua ederken diplomamızı, unvanımızı, servetimizi bir kenara bırakıyoruz. Bir profesörle işsiz bir genç aynı çaresizlik içinde aynı sözcüklere sığınabiliyor. Ameliyathane kapısında bekleyen bir annenin kusursuz cümlelere ihtiyacı yok. Bazen gözlerini kapatıyor, bazen ağlıyor, bazen hiçbir şey söylemiyor.

Bazı duygular kelimelerin taşıyabileceğinden büyük. Dua eden insan, Allah'ın kelimelere dökemediği acısını da bildiğine inanır. İnsan başkalarına en çok güçlü yanlarını göstermeye alışır. Başarısızlığını, kıskançlığını, korkusunu ve pişmanlığını bazen kendisinden bile saklar. Dua bu saklı duyguların dile getirilebildiği bir alan olabilir. Sözlerin estetiği önemini kaybeder, niyet öne çıkar.

Bu inanç, yalnızlığını değiştirebilir. Çünkü bazen insanın en büyük ihtiyacı, sorununu çözecek birinden önce sesini duyacak birinin varlığıdır.

Dua gerçekten bir şeyi değiştirir mi?

İnanan biri için dua, Allah'la kurulan manevi ilişkinin samimi bir biçimidir. Başkası için içsel konuşma, umut veya duygularını düzenleme yolu olabilir. Bilim, duanın doğaüstü sonuçları kesin olarak meydana getirdiğini kanıtlamış değildir. İstenen her şeyin gerçekleşeceğini söylemek de doğru olmaz.

Peki duanın gücü yalnızca istenen şeyin gerçekleşmesinde mi aranmalıdır?

Sevdiğinin iyileşmesi için dua eden biri kendi korkusunu anlamlandırıyor olabilir. İş arayan biri umudunu korumaya çalışabilir. Kaybettiği yakınına içinden seslenen bir insan, yokluğa rağmen bağını sürdürmek isteyebilir.

Burada duanın etkisiyle ilgili ölçülü konuşmak gerekiyor. Manevi uygulamaların herkeste aynı psikolojik sonucu vereceği söylenemez. Bazı insanlar dua ederek huzur bulurken bazıları cevapsız kaldığını düşündüğü dilekleri yüzünden daha fazla sorgulama yaşayabilir. İnancın olgunlaşması belki de tam bu soruların içinden geçer.

Bazen koşullar değişmez, fakat insanın koşullar karşısındaki duruşu değişir. Dua, henüz gerçekleşmemiş bir gelecekle bugün kurduğumuz manevi ilişki olarak da düşünülebilir. İstemek sonucu garanti etmez, ama niyeti berraklaştırabilir, sabrı güçlendirebilir ve iradeyi harekete geçirebilir.

Yine de dua, tedavinin, adalet arayışının veya toplumsal sorumluluğun yerine geçmemeli. Açlık karşısında bereket dilemek kadar açlığın nedenleriyle mücadele etmek, savaşın bitmesini istemek kadar barış için çalışmak gerekiyor.

Deprem olmasın diye dua etmek ne kadar gerçekçi? Deprem, dünyanın doğal işleyişinin bir parçası. Yer kabuğunun hareketini durdurmayı beklemek yerine, insanların enkaz altında kalmadığı şehirler kurmalıyız. Belki de bu durumda edilecek anlamlı dualardan biri, bize akıl, vicdan ve doğru karar verebilme gücü verilmesini istemektir.

Dualarımız değişti, korkularımız aynı kaldı

Sümer insanı kuraklıktan korkuyordu, biz ekonomik krizden. O hasadının bereketli olmasını istiyordu, biz kredilerimizi ödeyebilmeyi ve çocuklarımıza iyi bir gelecek bırakabilmeyi. O salgın hastalıklar karşısında çaresizdi, biz yoğun bakım kapılarında. O savaşın köyüne ulaşmamasını diliyordu, biz herhangi bir yerde patlayan bombanın bir çocuğun hayatını söndürmemesini.

Coğrafya, teknoloji ve şehirler değişti. Fakat korunma, anlaşılma ve sevilme ihtiyacımız sürüyor. Eski bir Sümer tabletine baktığımızda yalnızca arkeolojik bir buluntu görmüyoruz. Bizimle benzer korkular taşıyan insanlara rastlıyoruz.

Bugün milyonlarca insanın dualarını bir araya getirebilseydik nasıl bir dünya portresi çıkardı? Çocuğunu kaybetmekten korkan anneler, ülkesinden ayrılmak istemeyen gençler, ay sonunu getirmeye çalışan insanlar, yalnız ölmekten korkan yaşlılar…

Bir kentin sabahına bakın. Bir yanda hastaneye yetişmeye çalışanlar, diğer yanda sınav sonucu bekleyenler, geçim sıkıntısıyla uyananlar veya sevdiklerinin eve dönmesini dileyenler. Her biri başka bir hayat yaşıyor, fakat korkunun ve umudun dili birbirine benziyor. Bir toplumun dualarını dinlemek, gündemini manşetlerden daha yakından tanımak anlamına gelebilir.

Belki de dualarımız, uygarlığımızın en sessiz toplumsal raporlarıdır. Bir toplumun en çok ne için dua ettiğini bilmek, neyin eksikliğini yaşadığını anlamamıza yardımcı olabilir. Sağlık için edilen duaların yanında sağlık hizmetlerine erişimi, huzur dileklerinin yanında güvensizliği, bereket arzusunun yanında yoksulluğu konuşmalıyız.

İnsanlık ilerlemişken neden bu kadar çok insan, en temel ihtiyaçlarının karşılanmasını mucize olarak bekliyor? Medeniyetimizin başarısını gökdelenlerin yüksekliği veya ekonomilerin büyüklüğü kadar, insanların yaşamak için katlanmak zorunda kaldığı çaresizlikle de ölçmeliyiz.

Son dua

Bir gün bugünün dünyası da arkeolojik bir geçmişe dönüşecek. Belki kentlerimizden birkaç temel kalacak. Ama çocuğunun yaşaması için dua eden bir annenin cümleleri bulunursa, geleceğin insanları onun ne hissettiğini anlayacak. Tıpkı bizim eski yakarışların ardındaki insanı anlamaya çalıştığımız gibi.

İnsanlığın ilk duasını bilmiyoruz. Son duasını da bilmiyoruz. Bildiğimiz şu ki insan en güçlü olduğu anda kırılgan, en çaresiz olduğu anda umutlu olabilir. Dua, bu iki gerçek arasında kurduğu en eski köprülerden biri.

Bugün kendimiz, sevdiklerimiz, tanımadığımız insanlar ve artık aramızda olmayanlar için dua ediyoruz. Fakat en büyük ihtiyacımız, çocukların hayatta kalmak, insanların açlıktan kurtulmak ve masumların savaştan korunmak için dua etmek zorunda kalmadığı bir dünya kurabilmek.

Çünkü insanlığın geleceğine dair en büyük duamız, belki de bazı dualara artık ihtiyaç duyulmayan bir dünya olmalı.

Peki bütün sorunlarımızı çözebilsek dua etmeyi bırakır mıydık? Sanmıyorum. Çünkü insan bazen hiçbir şey istemeden de dua eder. Şükretmek, affedilmek, sevgisini ifade etmek ve hayatının anlamını kavramak için.

Dua bir güçtür. Allah'la yakınlaşmayı sağlar ve istemenin gücünü insanın manevi dünyasına taşır.

Bu gücü fiziksel kuvvetler gibi ölçemeyiz. Metafizik, duyularımızla kavrayabildiğimiz gerçekliğin ötesine ilişkin sorular sorar. İnsanın Allah'la kurduğuna inandığı bağ, laboratuvarda sınanabilecek bir mekanizma olarak açıklanamaz. Ancak bu durum, duanın iç dünyamızdaki anlamını azaltmaz.

Bu nedenle duayı sadece talep ve karşılık ilişkisine indirgememek gerekir. Şükür bir isteğin gerçekleşmesini beklemez. Tövbe geçmişi değiştiremez, ama insanın geçmişiyle kurduğu ilişkiyi değiştirebilir. Başkası için edilen dua, kişinin kendi sınırlarını aşarak başka bir hayatı önemsemesi anlamına gelir. Bunların hepsi duanın istemekten daha geniş bir manevi deneyim olduğunu gösterir.

İslam düşüncesinde dua, kulun Allah'a yönelişidir. İnsan, kendi sınırını kabul ederken istemekten vazgeçmez. Henüz gerçekleşmemiş bir ihtimali düşünür, ona anlam verir ve geleceğe bir niyet taşır. İstemek, gerçekte neye ihtiyaç duyduğumuzu fark etmemizi sağlar. Dua ise bu isteği daha derin bir anlam arayışına bağlayabilir.

İnsan Allah'tan sağlık isterken hayatın kıymetini, bağışlanma isterken hatalarını, sabır isterken değiştiremeyeceği gerçekleri, şükrederken sahip olduklarını fark edebilir. Allah'a yakınlaşmak da fiziksel bir mesafeyi değil, kalbin, bilincin, niyetin ve davranışın yönelişini anlatır. Kur'an'daki Bakara suresinin 186. ayetinde yer alan “Ben yakınım” ifadesi, bu manevi yakınlığı hatırlatır.

Belki dua ederken asıl mesele, Allah'ın bizim ne istediğimizi öğrenmesi değildir. İnanan insan için Allah zaten kalbinden geçeni bilir. Asıl mesele, insanın ne istediğini kendisinin anlaması ve bunu Allah'a yönelterek anlamlandırmasıdır.

İnsan önce inanır da mı dua eder, yoksa dua ederek mi inanmaya başlar? Belki ikisi de mümkündür. Dua, bazen inancın ilk adımı, bazen de köklü bir inancın en güçlü ifadesidir. Onun metafizik gücünü, her dileğin mucizevi biçimde gerçekleşmesi beklentisinden çok, insanın sınırlarını aşan bir anlam ve yakınlık tecrübesinde arıyorum.

Göbeklitepe'deki taşların arasında hangi sözlerin söylendiğini bilemeyebiliriz. Ama insanın neden gökyüzüne baktığını biraz olsun anlayabiliriz. Çünkü biz de aynı bilinmezliğin, kırılganlığın ve umudun içindeyiz.

On iki bin yıl önceki insanla benzer korkuların ve umutların izini taşıyorsak, gerçekten ne kadar ilerledik?

Belki cevap, dualarımızın bize yüklediği sorumluluklarda saklıdır. Allah'tan iyilik isteyen iyiliğe, merhamet isteyen merhamete, adalet isteyen adalete yönelmeli.

Ve belki de duanın en büyük gücü, Allah'tan istediğimiz güzelliklerin önce kendi içimizde filizlenmesine vesile olmasıdır.

Öyleyse son sözüm de kendimce  bir dua olsun.

Allah'ım, bize değiştirebileceklerimizi değiştirecek iradeyi, değiştiremeyeceklerimizi karşılayacak sabrı ve ikisi arasındaki farkı anlayacak aklı ver.

Kalplerimizden umudu, hayatımızdan merhameti, birbirimize karşı sorumluluklarımızdan adaleti eksik etme.

Ve bizi, yalnızca dua edenlerden değil, dualarının gereğini yerine getirebilenlerden kıl..

Yorumlar
0 yorum
Yorumlarınız editör onayından sonra yayına alınır.
Bu makalaya henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın.
WhatsApp
İhbar Hattı