Haber Ara

Milyonlarca haber arasında ara

İnsanın Kendine Çarptığı Yer

Paylaş:
N

Aşk, insanın ruhuna dokunan en sarsıcı karşılaşmalardan biridir; bir kalbin kapısını aralarken zihnin bütün yerleşik hükümlerini de yerinden oynatır. İnsanı yalnızca sevdiğiyle karşılaştırmaz, yıllardır kendi içinde sakladığı hakikatlerle de yüzleştirir.

Sahi insan ne zaman âşık olur; kalbin ilk kez başka bir kalbin sesini kendi sesinden daha güçlü duyduğu o anı yaşla ölçmek mümkün müdür? Hayatı boyunca kaç kez aynı duygunun eşiğine gelir, bir kalbin kaç defa yeniden başlayacak cesareti bulabileceğini kim söyleyebilir? Aşkın kesin bir tarifi var mıdır, yoksa Abdürrahim Karakoç’un dediği gibi, “Aşkın yaşı olmaz, aşkın zamanı olmaz” mı demeli; herkes kendi yaşadığı kadar mı tanır onu? Bütün bu soruların cevabını bilmiyorum. Bildiğim tek şey, aşkın insanın hayatına sessizce girip hiçbir şeyi eskisi gibi bırakmadığı.

Aşk, insanın iç dünyasında sessizce başlayan, ardından bütün ezberlerini bozan bir fırtınadır; dokunduğu yerde yalnızca duyguları değil, insanın kendine dair, aklının yerleşik hükümlerini, yıllar içinde oluşturduğu savunma duvarlarını, kendisine bile itiraf etmekten kaçındığı arzularını da yerinden oynatır. İnsan, bir başkasına gönlünü kaptırdığında hayatına yeni bir yüz, yeni bir ses, yeni bir hikâye eklemekle kalmaz; kendisi hakkında yıllardır taşıdığı kanaatlerin de sorgulanmaya başladığını görür.

Hani insanın kendine verdiği sözler vardır ya... O kendinden emin, şartlanmış, hadsiz çıkışlı sözler: “Ben kimseye bu kadar bağlanmam.” “Birinin ardından beklemem.” “Kimse için kendimden vazgeçmem.” Hayatın karşısında dimdik durduğumuzu düşündüğümüz o büyük cümleler, bir gün hiç hesapta olmayan bir duygunun karşısında anlamını yitirir. İşte aşkın şaşırtıcı tarafı biraz da burada saklıdır. Bize bir başkasını tanıtmadan evvel, kendi içimizde henüz tanımadığımız odaların kapısını açar.

Şunu söylemeliyim ki aşkı iki insan arasında yaşanan kuvvetli bir yakınlığa indirgemek, onun insan ruhunda meydana getirdiği büyük değişimi görmezden gelmektir. Aşk, insanın kendi varlığına dokunan bir hadisedir. Eski benliğin alışılmış düzenini bozar, sakladığımız taraflarımızı gün yüzüne çıkarır ve bizi, daha önce hiç karşılaşmadığımız bir iç dünyayla baş başa bırakır. İnsan o andan itibaren sevdiği kişiyi tanımaya çalışırken kendisini de yeniden keşfetmeye başlar.

Belki de bu nedenle aşkın başlangıcı kadar, insanda bıraktığı iz de önemlidir. Bir duygunun büyüklüğünü kaç gün sürdüğüyle; kaç mektuba, kaç mesaja, kaç kavuşmaya sığdığıyla ölçemeyiz. Kimi karşılaşmalar birkaç ay sürer, ömrün geri kalanında insanın düşüncelerine eşlik eder. Kimi ayrılıklar yıllar geçmesine rağmen içimizde tamamlanmamış bir cümle gibi durur. Zira aşk, takvimle ölçülen bir zamanın ötesinde, insanın iç âleminde açtığı derinlikle yaşar.

Elbette her güçlü hisse aşk adını vermek de insanın kendi kalbine karşı işlediği bir aceleciliktir.

Bugün birini beğenmeye, onunla vakit geçirmekten hoşlanmaya, sesini duymak istemeye aşk diyoruz. Birinin bizi tercih etmesiyle kendimizi değerli hissetmemizi, yalnızlığımızın dağılmasını, hayatımızdaki eksik parçaların tamamlanacağına dair beklentimizi de aynı kelimenin içine yerleştiriyoruz. Oysa sevgiyle arzu, bağlılıkla alışkanlık, muhabbetle ihtiyaç arasındaki mesafe her zaman göründüğü kadar kısa değildir.

İnsan kimi zaman bir kişiyi sevdiğini düşünürken, onun yanında ortaya çıkan kendi hâline tutulmuştur. Daha güzel güldüğü, daha çok önemsendiği, daha anlamlı hissettiği o hâli kaybetmek istemez. Sevdiği kişinin varlığından ziyade, onun kendisinde uyandırdığı duyguyu sahiplenir. Böyle durumlarda ayrılık, iki insanın birbirinden uzaklaşmasından çok daha fazlasına dönüşür; insan, kendisini değerli hissettiren aynayı da kaybettiğini düşünür.

İşte aşk ile ihtiyaç arasındaki ince çizgi, tam da bu noktada belirginleşir.

Sevmek, bir başkasını kendi eksikliklerimize çare olarak görmekten daha derin bir anlam taşır. Bir insanı hayatımıza katmak, içimizdeki bütün boşlukları onunla doldurmasını beklemek anlamına gelmez. Sevgi, karşımızdakine kendi varlığıyla yer açabilmektir; onu korkularımızın, beklentilerimizin ve tamamlanmamış yanlarımızın sorumlusu hâline getirmeden yanında durabilmektir.

Kur'ân-ı Kerîm, Rûm Suresi 21. ayette sevginin ve beraberliğin en güzel ifadelerinden biri şöyle yer alır:

“Kaynaşmanız için size kendi türünüzden eşler yaratıp aranıza sevgi ve merhamet duyguları yerleştirmesi de O’nun delillerindendir.”

Burada insanın aradığı şeyin yalnızca bir başkasının varlığı olmadığını, o varlıkla birlikte kurulan huzur, meveddet ve merhamet iklimi olduğunu düşünüyorum. Sevginin hakikati, iki insanın birbirine ne kadar sahip olduğundan ziyade, birbirinin ruhunda nasıl bir yer açabildiğinde saklıdır.

Ne var ki insanın kendisiyle baş başa kalabilme kudreti her zaman aynı ölçüde gelişmiyor. Bir ilişkinin ardından hemen başka bir hikâyeye başlayanları gördüğümde, aklıma ilk gelen şey unutmanın kolaylığı olmuyor. Daha çok, insanın kendi içindeki sessizliğe ne kadar dayanabildiğini düşünüyorum.

Birinin gidişinden sonra oluşan boşluğu yeni bir yüzle, yeni bir heyecanla, başka bir yakınlıkla kapatmak mümkün görünebilir. Ancak her yeni başlangıç iyileşmenin işareti sayılmaz. Kimi başlangıçlar, insanın henüz bakmaya cesaret edemediği bir yaranın üzerini örter. Kaybedilenin ardından duyulan sızıyı bastırmak, onun bizde bıraktığı soruları cevaplamaktan daha kolay gelir.

Oysa boşluk, insanın hayatından çekilen birinin bıraktığı şekilden ibaret değildir. Aynı zamanda o kişiye neden bu kadar bağlandığımızı, hangi korkularımızı onun varlığına emanet ettiğimizi, sevgiyi hangi beklentilerle birbirine karıştırdığımızı da anlatır. İnsan o boşluğun karşısında biraz daha uzun durabilirse, kendi kalbinin alışkanlıklarını tanımaya başlar.

Belki de en zor yüzleşme budur: Birini kaybetmenin acısıyla, kendimizde açığa çıkan eksikliklerin acısını birbirinden ayırabilmek.

Kimi insan terk edilmekten korkar, kimi unutulmaktan, kimi de bir başkasının hayatında vazgeçilmez olma duygusunu yitirmekten. Bütün bu korkuların üzerini sevgi sözcükleriyle örtebiliriz. Fakat insanın iç dünyası, kendisine söylenen güzel sözlerden çok daha fazlasını bilir. Hangi yakınlığın merhametten, hangisinin sahip olma arzusundan doğduğunu; hangi bağlılığın gönülden, hangisinin yalnızlığa karşı geliştirilmiş bir sığınaktan beslendiğini zamanla açaçığa çıkarır.

Bu nedenle aşkın insanı sarsması bana hep anlamlı gelmiştir. Zira insan, kendisini en güçlü sandığı yerde bile ne kadar kırılgan olduğunu görebilir. Bir mesajın gelmesini beklerken zamanın nasıl ağırlaştığını, bir sesin bütün günün rengini değiştirebildiğini, bir yokluğun kalabalıkların ortasında bile insanı nasıl kimsesiz bırakabildiğini öğrenir. Gurur dediğimiz şeyin ardında ne kadar büyük bir özlem, bağımsızlık diye savunduğumuz tavrın içinde ne kadar derin bir korunma arzusu bulunduğunu fark eder.

Aşk, insanın kendisine çizdiği sınırları yeniden düşünmesine vesile olur. Fakat burada asıl mesele, bir başkası uğruna kendinden vazgeçmek değildir. Asıl mesele, sevmenin insana kendi hakikatini gösterebilmesidir. Birini sevmekle kendini tüketmek arasındaki farkı öğrenmek, bağlanmakla bağımlı hâle gelmek arasındaki mesafeyi görebilmek, kalbinin sesini dinlerken aklının ve haysiyetinin de hakkını verebilmektir.

Çünkü gerçek bir sevginin insanı büyütmesi gerekir. Ruhunu daraltan, kendine yabancılaştıran, değerini başkasının ilgisine bağlayan bir bağlılık, ne kadar yoğun yaşanırsa yaşansın insanın üzerinde düşünmesini gerektirir. Aşkın yüceliği, bir başkasının önünde küçülmekte değil; onunla birlikte kendi insanlığımızı daha derinden kavrayabilmektedir.

Bana kalırsa aşkın en büyük imtihanı da burada başlar. İnsan sevdiği kişiyi kaybetme ihtimaliyle karşılaştığında, sevgisinin içinde ne kadar özgürlük, ne kadar korku bulunduğunu görür. Gitmesine izin vermekle vazgeçmek arasındaki farkı, beklemekle hayatı ertelemek arasındaki ince çizgiyi anlamaya çalışır. Her ayrılık insana aynı şeyi öğretmez; kimi vedalar sabrı, kimileri haddi, kimileri de kendine dönmenin zaruretini gösterir.

Yine de aşkı bütün bu sarsıntılardan ibaret görmek istemiyorum. Onun içinde insanı hayata bağlayan çok zarif bir taraf da var. Birinin iyiliğini kendi mutluluğumuz kadar önemsemek, hiç tanımadığımız bir acıya onun gözlerinden bakabilmek, bir insanın varlığını hayatın sıradan akışı içinde kıymetli bir mucize gibi duyumsamak… Bunlar da aşkın insana kazandırdığı inceliklerdir.

Sevgi, insanın kalbini genişletir. Başkasının varlığına tahammül etmeyi, farklılıkların içinde güzellik bulmayı, bir insanın kusurlarıyla birlikte var olabilmesine gönülden razı gelmeyi öğretir. Tasavvufun işaret ettiği muhabbet anlayışında da insan, sevdiği üzerinden kendi nefsinin sınırlarını aşmaya davet edilir. Belki de aşkın hakikate açılan kapısı, insanı kendisine mahkûm eden benlik duvarlarını inceltmesinde saklıdır.

Yunus Emre’nin insan sevgisini merkeze alan şu dizeleri, bu düşünceyi ne güzel tamamlar:

“Yaratılanı severiz, Yaradan’dan ötürü.”

Sevginin en yüksek mertebesi, insanı kendi benliğinin dar sınırlarından çıkarıp başka bir canın varlığına hürmet etmeye götürmesidir. Böyle bir muhabbet, sahip olma arzusundan sıyrılıp merhamete yaklaştıkça derinleşir.

Burada bir başka soru beliriyor zihnimde: İnsan gerçekten bir başkasına mı âşık olur, yoksa o insanın vesilesiyle kendi ruhunda uyanan hâle mi?

Belki ikisi de…

Bir yüzün ardında kendi özlemimizi, bir sesin içinde yıllardır bekleyen duamızı, bir bakışta henüz yaşanmamış ihtimallerimizi buluruz. Sevdiğimiz insan, içimizde saklı duran duyguların görünür hâle gelmesine vesile olur. Onunla başlayan yolculuk, zamanla bizi kendi geçmişimize, korkularımıza, çocukluğumuza, yarım kalmış cümlelerimize kadar götürür.

İnsan kendinden kaçmak için yola çıktığını sanırken, hiç ummadığı bir yerde kendi hakikatiyle karşılaşır.

Sanırım aşkın asıl devrimi budur.

Bir insan gelir, bildiğimiz hayatın düzenini değiştirir. Ardından ya kalır ya gider; fakat onunla birlikte açılan iç kapılar kolay kolay kapanmaz. Artık aynı insan olarak devam edemeyiz. Sevmeyi, beklemeyi, kaybetmeyi, affetmeyi, kendimize sahip çıkmayı yeniden öğreniriz. Bütün bu süreçte bazen kırılır, bazen olgunlaşır, kimi zaman da yıllardır taşıdığımız yanlış bir kanaatten sessizce vazgeçeriz.

Başta söylediğim gibi, aşk insanın iç dünyasına dokunan güçlü bir sarsıntı, köklü bir dönüşümdür. Fakat her dönüşüm, yıktığı düzenin altında saklı kalan hakikati de ortaya çıkarır. Aşk da insanın içinde yıllardır dokunulmadan duran ne varsa ona temas eder. Kimi zaman en büyük korkumuzu, kimi zaman en derin merhametimizi, kimi zaman da kendimize bile söyleyemediğimiz bir ihtiyacı çıkarır karşımıza.

Belki de aşkın en kıymetli tarafı, bir başkasını hayatımıza almakla sınırlı kalmayıp kendi içimizde yıllardır bekleyen insanı da uyandırmasıdır.

Ve ben, bütün bu soruların ardından hâlâ aşkın kesin bir tarifini veremiyorum.

Yalnız şundan eminim: İnsan birine âşık olduğunu sanırken, kendi ruhunun en saklı yerine doğru yürümeye başlıyor. O yolun sonunda kimi bulacağını ise ne yaş ne zaman ne de akıl önceden söyleyebiliyor.

Belki aşk, insanın bir başkasına yakalandığını düşündüğü hâlde, kendi hakikatine yakalandığı en zarif, en sarsıcı ve en tatlı tuzaklardan biridir.

Naçizane...

Bâkî muhabbet, kalbî selâm ile...

Yorumlar
1 yorum
Yorumlarınız editör onayından sonra yayına alınır.
Mümin...
10.10.2026 13:16
:) boşuna çırpınmaya gerek yok. Yürekteki yangının tarifi olur mu ki onu anlatmak için bir kitap yazıyorsunuz!? Bir değil, binlercesini de yazsanız onun tarifi yok, o yaşanır... Biz, aşkın tanımını şöyle yaptık: Aşk, sevgiliye kavuşma arzusudur... Vuslata yolculuk... (-m. Sağlam) Kaleminize bereket...