İnsan, ömrünü hangi işlerle geçirdiğinden önce, geçirdiği zamanın kendisinden ne götürdüğünü düşünmeli. Zira hayat, büyük kayıplarla olduğu kadar, farkına varılmadan harcanan küçük anlarla da eksilir.
İnsana bahşedilen nimetlerin başında gelir zaman. Mal kaybedildiğinde yeniden kazanmanın, bozulan sağlığı iyileştirmek için çare aramanın bir yolu bulunabilir; ancak akıp giden bir dakikayı dahi geri çağırmak mümkün değildir. Her sabah, önümüze açılan yeni bir ömür sayfasıdır. O sayfaya ne yazacağımız, hangi duyguyu büyüteceğimiz, hangi iyiliğe vesile olacağımız ve hangi davranışımızla dünyaya bir anlam katacağımız ise büyük ölçüde kendi tercihlerimize bağlıdır.
Ne var ki insan, elindeki hazinenin kıymetini onu kaybetmeye başladığında anlar. Günler birbirini izler, saatler sessizce geçer, ömür takvim yapraklarından birer birer eksilir; biz ise hayatın telaşı içinde bu eksilişi sıradan bir akış gibi karşılarız.
Oysa zaman, insanın sahip olduğu en kıymetli sermayedir. Bu sermayeyi nasıl kullandığımız, ömrümüzün sonunda geriye nasıl bir insan bıraktığımızı da belirler. Bir ömür, yapılan işlerin sayısıyla ölçülemediği gibi, geçirilen saatlerin çokluğuyla da anlam kazanmaz. Asıl mesele, yaşadığımız zamanın ne kadarını faydaya, iyiliğe, düşünmeye, üretmeye ve gönül kazanmaya ayırabildiğimizdir.
İnsan, hayatın kendisine sunduğu imkânları değerlendirirken bir taraftan da kendi ömrünün hesabını tutmayı öğrenmelidir. Nitekim her harcanan saat, insanın hayatından ayrılan ve bir daha yerine konulamayan bir parçadır.
İnsanın gündelik hayatında en sık başvurduğu davranışlardan biri konuşmaktır. Evde, iş yerinde, sokakta, dost meclislerinde ve telefonların ucunda kelimelerle birbirimize ulaşır, duygularımızı paylaşır, düşüncelerimizi anlatırız.
Söz, insanın kendisini ifade etmesinin en güçlü yollarından biridir. Bir cümle yaralı bir gönle merhem olabilir, çaresizlik içinde kıvranan bir insana umut verebilir, yanlış bir düşüncenin yönünü değiştirebilir. Yerinde söylenmiş bir söz, kimi kapıların açılmasına ve kimi gönüllerin yeniden hayata tutunmasına vesile olabilir. Dolayısıyla sözün değerini belirleyen, ağızdan çıkan kelimelerin çokluğu kadar taşıdığı anlamdır.
Her konuşma insana bir şey kazandırmaz; her sohbet zihni aydınlatmaz, her anlatılan hakikate hizmet etmez. İnsan, konuşurken karşısındakine bir şey verdiğini sanırken kendi vaktinden ne kadar harcadığını hesaba katmayabilir. Bir konunun etrafında dönüp duran, aynı düşünceleri tekrar tekrar dile getiren, hiçbir sonuca ulaşmadan uzayıp giden sohbetler, saatleri tüketirken zihni de yorar. Sohbet bittiğinde geriye yeni bir fikir, güzel bir hatıra, içten bir tebessüm yahut insanın hayatına dokunacak bir anlam kalmıyorsa harcanan zamanın üzerinde düşünmek gerekir.
Burada asıl mesele, konuşmayı azaltmak adına insan ilişkilerini soğutmak ya da insanları suskunluğa mahkûm etmek değildir. Hayat, paylaşmakla güzelleşir; insan, insana muhtaçtır. Bir dostun hâlini sormak, bir büyüğün hatıralarını dinlemek, bir çocuğun merakına sabırla karşılık vermek, dertli bir insanın sözünü kesmeden onu dinlemek de zamanın en güzel değerlendirilme biçimlerindendir. Yeter ki konuşmak, anlamanın önüne geçmesin; kelimeler, gönüller arasında köprü kurmak yerine birer gürültüye dönüşmesin.
İnsan kendisine şu soruyu yöneltebilmelidir: Söylediklerim karşımdakinin hayatına ne katıyor? Bir gönlü ferahlatıyor, bir düşünceyi olgunlaştırıyor, bir yanlışın düzelmesine katkıda bulunuyor muyum? Yoksa sırf sessizlikten kaçmak, kendimi göstermek ya da başkalarının hayatı üzerinde söz sahibi olmak için mi konuşuyorum? Bu soruların cevabı, dilimizin ölçüsünü bulmamıza yardımcı olacaktır.
Günümüzde zamanın israfı, geçmişe kıyasla daha farklı biçimlerde karşımıza çıkıyor. İletişim araçlarının çoğalması, bilgiye ulaşmayı kolaylaştırırken dikkatimizi dağıtan unsurları da artırıyor. Telefon ekranlarında uzayıp giden sohbetler, peş peşe izlenen kısa videolar, anlam taşımayan tartışmalar, başkalarının özel hayatlarına duyulan ölçüsüz merak ve her gelişmeye yorum yapma arzusu, insanın zihnini sürekli meşgul ediyor. Birkaç dakika ayırdığımızı düşünerek başladığımız işler, farkına varmadan saatlerimizi alabiliyor.
Üstelik bu kayıp, büyük bir pişmanlıkla hissedilmiyor. İnsan, vakit geçirdiğini düşünerek kendisini rahatlamış sanabiliyor; oysa zihni dağılmış, dikkati zayıflamış, yapması gereken işler ertelenmiş olabiliyor. Ardından yetişmeyen sorumluluklar, yarım bırakılan çalışmalar ve içten içe büyüyen huzursuzluk geliyor. Böylece birkaç küçük ihmal, günün bütün düzenini etkileyen bir alışkanlığa dönüşüyor.
Bir başka mesele de başkalarının hayatını gereğinden fazla konuşmak, insanların kusurlarını araştırmak ve özel meselelerini eğlence konusu hâline getirmektir. İnsan, kendi eksiklerini görmek yerine başkasının hatalarını sıralamaya başladığında hem düşüncesini hem de gönül dünyasını yoksullaştırır. Bir insanın arkasından söylenen söz, mecliste bulunanları kısa süreliğine eğlendirebilir; ne var ki o sözün taşıdığı kırgınlık, güven kaybı ve vicdan yükü çok daha uzun sürebilir. Tam bu noktada Peygamber Efendimiz'in (asv) “Birbirinizin açığını aramayın.” hadis-i şerifi düşüyor gönlüme.
Dilin ihmali, kimi zaman bir insanın itibarını zedeler, kimi zaman aileler arasında soğukluk meydana getirir, kimi zaman da yılların dostluğunu tek bir cümleyle yaralar.
İşte burada zaman israfı, kişisel bir alışkanlık olmaktan çıkarak toplumsal bir meseleye dönüşür. Birbirimizi dinlemek yerine yargılıyor, anlamaya çalışmak yerine hüküm veriyor, ortak bir çözüm aramak yerine tartışmayı büyütüyorsak kaybettiğimiz şey birkaç saatten ibaret kalmaz. Güven, nezaket, merhamet ve birlikte yaşama kültürü de bu kaybın içinde yer alır. Toplumların huzuru, insanların birbirlerine ayırdıkları vaktin niteliğiyle yakından ilişkilidir.
Söz, insana verilmiş büyük bir emanettir. Bu emaneti korumak, her an susmak ya da düşüncelerimizi içimize hapsetmek anlamına da gelmez ayrıca. Asıl incelik, neyi, nerede, kime ve hangi niyetle söylediğimizi bilmektir. Hakikati dile getirmek cesaret ister; bir yanlışı düzeltmek sorumluluk gerektirir; incinmiş bir insanı dinlemek ise sabır ve merhamet ister. Bunların her biri, konuşmayı anlamlı kılan değerlerdir.
İnsan ilişkilerinde nezaketin zayıfladığı bir dönemde yaşıyoruz. Birbirimizin sözünü kesmek, karşı tarafı dinlemeden cevap hazırlamak, kendi fikrimizi her düşüncenin üzerinde tutmak ve anlaşmazlıkları kırıcı ifadelerle büyütmek giderek sıradanlaşabiliyor. Oysa iyi bir iletişimin ilk şartı, konuşmaktan önce dinlemeyi öğrenmektir. Dinlemek, karşımızdaki insana vakit ayırmanın ötesinde, onun varlığına ve duygularına değer verdiğimizi göstermektir.
Bir anneyle çocuğu arasındaki konuşmayı düşünelim. Çocuk, gün boyunca yaşadıklarını anlatmak isterken anne bütün dikkatini başka işlere vermişse çocuğun içinde cevapsız kalan bir ihtiyaç büyüyebilir. Bir yaşlı, hatıralarını paylaşırken aceleyle susturuluyorsa geçmişiyle birlikte kendi varlığının da önemini yitirdiğini hissedebilir. İş yerinde fikri dinlenmeyen bir çalışan, zamanla kendisini değersiz görmeye başlayabilir. Demek ki vaktimizi nasıl kullandığımız kadar, kime ve neye ayırdığımız da önem taşır.
İnsan, sevdiklerine ayırdığı vakti gereksiz konuşmalarla doldurmak yerine onları gerçekten anlamaya çalışmalıdır. Bir çocuğun sorusuna sabırla cevap vermek, hayatın yükü altında ezilen eşinin derdini dinlemek, yaşlı bir yakının elini tutup hatıralarına ortak olmak, kırgın bir dostu aramak; bunların her biri ömrü güzelleştiren küçük görünen, fakat büyük anlamlar taşıyan davranışlardır. Zira insanın gönlünde yer edinmek, büyük işler başarmayı gerektirmez. Bazen içtenlikle söylenmiş birkaç kelime, uzun bir konuşmanın sağlayamadığı yakınlığı kurabilir.
Zamanı verimli kullanmak denildiğinde akla hemen çalışma programları, yapılacak işler listeleri ve başarı hedefleri geliyor. Elbette planlı olmak, sorumluluklarımızı zamanında yerine getirmek ve üretken yaşamak önemlidir. Bununla birlikte insan hayatını sadece işlerin yetişmesi üzerinden değerlendirmek de eksik bir bakış açısıdır. Dinlenmeye, düşünmeye, okumaya, sevdiklerimizle vakit geçirmeye ve ruhumuzu besleyen uğraşlara da ihtiyaç duyarız. Her dakikayı bir görevle doldurmak, hayatın tabii ritmini bozabilir; verimli yaşamak, insanın kendisine ve çevresine karşı dengeli bir sorumluluk geliştirmesiyle mümkündür.
Asıl ihtiyaç duyduğumuz şey, vaktimizi bilinçli tercihlerle yönetebilmektir. Günün hangi saatlerini neye ayırdığımızı gözden geçirmek, dikkatimizi dağıtan alışkanlıkları fark etmek ve önceliklerimizi yeniden belirlemek bu konuda atılabilecek ilk adımlardır. Gereksiz tartışmalardan uzak durmak, her duyduğumuza cevap verme zorunluluğu hissetmemek, sosyal medyada geçirdiğimiz süreyi sınırlamak ve işlerimizi belirli bir düzen içinde yürütmek, zamanın bereketini artırabilir. Nihayetinde vaktin bereketi, niyetin güzelliğinde saklıdır.
Bunun yanında tefekkürün de hayatımızda bir yeri olmalıdır. İnsan, günün telaşı içinde kendisine dönüp bakmayı unuttuğunda ne yaptığını bilse bile ne uğruna yaşadığını gözden kaçırabilir. Bir süre sessiz kalmak, okuduğumuz bir cümle üzerinde düşünmek, yaptığımız bir davranışı vicdan terazisinde tartmak ve kendimize dürüst sorular yöneltmek, iç dünyamızın olgunlaşmasına katkı sağlar. Her sessizlik boşluk, her konuşma da doluluk anlamına gelmez. Bazen insanın kendisini en iyi duyduğu an, dışarıdaki seslerden uzaklaştığı andır.
Tasavvufî düşüncede de insanın ömrü bir emanet, dünya hayatı ise bu emaneti nasıl taşıdığımızın sınandığı bir yolculuk olarak görülür. Bu bakış, zamanı korkuyla takip etmek yerine onun sorumluluğunu idrak etmeyi öğretir. İnsan, bir gün sona erecek olan hayatını anlamlı kılmak için her an büyük işler başarmak zorunda değildir. Bir gönlü incitmemek, hakkı gözetmek, faydalı bir bilgi öğrenmek, bildiğini başkasıyla paylaşmak ve yaptığı işi hakkıyla yerine getirmek de ömrün bereketine katkıda bulunur.
Burada önemli olan, yaşanan her günü kusursuz geçirmekten ziyade, hayatımızı hangi yöne doğru taşıdığımızı bilmektir. Hatalarımızı fark ettiğimizde kendimizi düzeltmek, boşa geçen zamanın ardından kalan saatleri daha bilinçli değerlendirmek mümkündür. Geçmişi geri getiremeyiz; ancak geçmişten aldığımız derslerle geleceğin yönünü değiştirebiliriz.
Benim görüşüm, bir ömrün hesabı, geriye kalan izdir.
İnsan, hayatının sonuna yaklaştığında muhtemelen kaç saat konuştuğunu, kaç toplantıya katıldığını, kaç tartışmada haklı çıktığını ya da başkalarının hayatına dair ne kadar bilgi topladığını hatırlamayacaktır. Hafızasında yer edecek olanlar daha çok yaşadığı anlamlı anlar, yetişmesine katkıda bulunduğu insanlar, gönülden kurduğu dostluklar, yaptığı iyilikler ve hayatına değer kattığı kişilerdir. Bir ömrün gerçek zenginliği, biriktirilen eşyadan ve kazanılan unvandan öte, insanların kalbinde bırakılan izlerle anlaşılır.
Bu sebeple insan, dilini kullanırken de vaktini harcarken de kendisine karşı dürüst olmalıdır. Her konuşmanın ardından bir hakikat, her sohbetin sonunda bir yakınlık, her geçen günün içinde bir gayret bulunması şart değildir; ancak hayatımızın bütünü anlamsız meşguliyetlerin elinde savrulup gitmemelidir. Kendimize, ailemize, toplumumuza ve insanlığa karşı taşıdığımız sorumlulukları hatırlamak, ömrümüzün kıymetini daha iyi anlamamıza yardımcı olacaktır.
Şunu söylemeliyim ki insanın kendisine yapabileceği en büyük iyiliklerden biri, vaktini kiminle ve ne uğruna geçirdiğini bilmektir. Sözümüz bir gönülde umut yeşertiyorsa, bilgimiz bir başkasının yolunu aydınlatıyorsa, emeğimiz hayatı güzelleştiriyorsa harcanan zaman anlamını bulur. Buna karşılık ömrümüzü kırıcı sözlerle, bitmeyen çekişmelerle, başkalarının kusurlarını aramakla ve faydasız uğraşlarla tüketiyorsak farkına varmadan kendi hayatımızdan eksiltiyoruz demektir.
Unutmamalıyız ki zaman, elimizden kayıp giderken ses çıkarmaz; ne bir uyarıda bulunur ne de bize ikinci bir fırsat için söz verir. Her sabah yeni bir imkânla uyanır, her akşam yaşadığımız günün hesabını kendi vicdanımızda veririz. Önemli olan, günlerin birbirini takip etmesiyle yaşlanmak değil, geçen yılların insanlığımıza bir derinlik katmasıdır.
Öyleyse gelin, dilimizi gönül yapmak için kullanalım; sözümüzle yaralamak yerine onarmaya, tartışmayı büyütmek yerine anlamaya, boşluğu doldurmak yerine hayata değer katmaya gayret edelim. Birbirimize ayırdığımız vakti çoğaltırken o vaktin içini sevgiyle, merhametle ve samimiyetle dolduralım. Zira ömür, kaç gün yaşadığımızla birlikte o günlerde neyi yaşattığımızla da anlam kazanır. Geriye dönüp baktığımızda içimizi sızlatan bir zaman kaybından çok, başkalarının hayatına dokunmuş olmanın huzurunu taşıyabilmek, insanın kendisine bırakabileceği en kıymetli miraslardan biridir.
Vakit geçer, söz unutulur, günler geride kalır; fakat bir gönülde uyandırdığımız iyilik, bir insana kazandırdığımız umut ve hayata kattığımız anlam, ömrümüzün sessiz şahitleri olarak yaşamaya devam eder.
Bâki selâm, kalbî muhabbet ile...